Cumartesi Anneleri’nden esinlenen “Kör Noktada” filminin yönetmeni Ayşe Polat: Yüzleşilmeyen geçmişin izleri hep kör noktada kalıyor

Buse Özbey

Bir belgesel ekibinin Cumartesi Annesi/İnsanı’nın hikâyesinden yola çıkarak, Türkiye’de öldürülen insan hakları avukatı Eyüp’ün hayat hikâyesini araştırırken başına gelen olayları anlatan Altın Lale Ödüllü “Kör Noktada”, 24 Kasım’da vizyona giriyor.

Yönetmen Ayşe Polat’ın, Cumartesi Anneleri’nden esinlenerek yazıp yönettiği “Kör Noktada” filmi, geçmişle yüzleşme meselesini bu kez başka bir pencereden anlatıyor. Toplumsal belleğin taşıyıcısı Cumartesi Annleri’nden esinlenerek yazılan film, aslında yüzleşilmeyen her meselenin kendi içinde sakladığı kör noktalara ayna oluyor.

Filmde, belgesel ekibine tercümanlık yapan Leyla’nın yanında, kameranın hemen önünde duran komşunun küçük kızı Melek, geçmişin izlerini saklandıkları kör noktalarda buluyor.

Kör Noktada, hem yurtdışından hem de Türkiye’den önemli ödüllerin de sahibi oldu.

73. Berlin Film Festivali’nde “Encounters” kategorisinde yarışan film, 42. İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Ödülü aldı. 3. İzmir Uluslararası Film ve Müzik Festivali’nde de “En İyi Film Ödülü’ne layık görülen “Kör Noktada”, Uluslararası Oldenburg Film Festival’inden de “German Independece Award”/ En İyi Film Ödülü’yle döndü.

Yönetmen Ayşe Polat, Kör Noktada’nın hikâyesini T24’e anlattı.

“Filmde kör noktada kalan yerler var; geçmişin izleri de bunlardan biri”

Filmin fikri nasıl ortaya çıktı? Yapım süreci ne zaman başladı?

Filmin adı neden Kör Noktada?

“Kör nokta”, bilinçaltında görülmeyen ve bastırılan bir yer. Tarihte de yaşanan ancak konuşulmayan ve yüzleşilmeyen noktalar var. Bu noktalarda neler saklandığını göstermek istedim. Filmde her yerde kamera olmasına rağmen kör noktada kalan yerler var. Geçmişin izleri de bunlardan bir tanesi. Konuşmasan, sustursan bile o izler kalıyor, kalacaktır… Film, “Bu travmalar kendi yolunu bulup yüzleştirmeyi zorlatacaktır” mesajı veriyor. Bu yüzden kör noktayı sadece Melek görüyor.

Filmdeki tarihsel ve kültürel referans noktaları neler? Bu referansların hikâyeye nasıl bir etkisi oldu?

Alevi-Kürt kimliğinin verdiği noktalar önde. Film dışarıda başlıyor ancak gittikçe içeri giriyor ve evde bitiyor. Yani odak noktası derinleşiyor ve bölümler çok farklı bir anlam kazanıyor. Olayların sıralaması, saklanması ve bunun izlerinin insanları nasıl etkilediği önemli bir referans noktası olabilir.

“Bir haksızlık saklanarak gitmiyor”

Bu filmle izleyiciye nasıl bir mesaj vermek istediniz?

Benim için önemli olan iz bırakmak. Filmin dokunması ve bazı noktaların seyircinin kafasında birleşmesi de çok önemli. Filmi bir süre önce izleyen seyirciler, hâlâ film üzerine düşündüklerini söylüyor. Filmin anlatım dilinde parçalı ve boşluklu bir yapı var, seyircinin kafasında film bittikten sonra birleşmesi çok anlamlı ve önemli.

Filmde yüzleşmeyle nasıl bir bağ kurmak istediniz?

Konuşulmayanı göstermek, sesi olmayanlara ses vermek çok önemliydi. Filmlerimde bunu yapıyorum.
Sağlıklı bir yaşam sürmek için geçmişle yüzleşmek gerekiyor. Bir şeyi ne kadar bastırırsan, görmezden gelirsen o kadar sağlıksız bir atmosfer ortaya çıkarıyorsun. Her bir davranışın, aksiyonun iyiliğin ve kötülüğün kalıcı bir etkisi var. Bu davranışların sonucu, kendini 30-40 sene sonra gösterebilir. Çünkü bir haksızlık saklanarak gitmiyor, kalıcı hale geliyor. Bu hepimiz için bir sorumluluk. Bunu göstermek istedim.

“Bir izleyici, ailesinden 4 kayıp olduğunu söyleyip teşekkür etti”

Film hangi festivallerde gösterildi ve gösterilmeye devam edecek?

Film İtalya’da Fransa’da gösterildi. Brezilya’da, Meksika’da, Singapur’da gösterime girecek. Prömiyer Berlinale’deydi, film “Encounters” bölümünde yarıştı, önemli bir festival olduğu için çok güzeldi.
Sonrasında İstanbul’a gittik. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Fipresci, En İyi Kurgu ödüllerini aldık. Sonra İzmir’e gittik, orada da yine en iyi film en iyi yönetmen ödüllerini aldık. İstanbul’daki ve İzmir’deki dönüşler çok iyiydi, izleyenler bayağı etkilenmiş. Filmin Türkiye’de bu ödülleri alması ne kadar önemli olduğunu ve insanların ne kadar etkilendiklerini anlatan bir şey. İstanbul’daki ve İzmir’deki dönüşler çok iyiydi ,izleyenler bayağı etkilenmiş, bu beni çok mutlu ediyor.

Film, 18 Eylül’de Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi. Oradaki dönüşler de çok iyiydi. Orada izleyicilerden biri, ailesinden 4 kayıp olduğunu ve bu konunun filme aktarıldığını gördüğü için çok mutlu olduğunu söyleyip bana teşekkür etti. Böyle dönüşler aldıkça çok mutlu oluyorum ve iyi ki yapmışım diyorum.

“Anne babanın öldüğü sahnede, Çağla’ya bunun olduğunu söyledik”

Bir sahnede kuş vuruluyordu. Çocuk oyuncu Çağla’ya (Melek) bunu nasıl açıkladınız?

Kuş gerçek değildi, maketti. Onu da Almanya’dan getirdik. Gerçekten kuş vurulmadı. O sahne çekilmeden önce Çağla’ya anlattık. Oyun gibi anlattık biraz. Travmatik bir durum olmaması için Çağla’ya çok hassas yaklaştık. Annesi, ben, koç ve psikolog vardı. Sürekli konuşuyorduk, çünkü hassas yaklaşılması gerekiyordu. Annesi ve babasının öldüğü sahne var, son sahne. Onun da oyun olduğunu söyledik. O da anladı zaten. Film bittikten sonra da filmin tamamını izletmedik Çağla’ya. Aynı şekilde Berlin’deki film festivalinde de şiddet olan sahneleri izlemedi.

“Hatice’yi seçmek için Kars’ta köy köy dolaştık”

Oyuncuları seçerken nelere dikkat ettiniz?

Beni ikna eden oyuncuları seçtim. Melek ve Hatice karakterini seçerken zorlandım. Hatice’yi seçmek için Kars’ta köy köy dolaştık. Karakteri seçmek için önce Kürt köylerine gittik ama çekim yaptığımız yer Türkmen köyüydü, ilk hafta onları çektik. Melek’i de seçmek için 4 casting yaptık. Çağla’nın gizemli bakışları vardı o beni çok etkiledi.

İki hafta kadar prova yapıldı. O provalar içinde karakterlere daha yeni şeyler eklendi. Mesela Sibel karakteri başlangıçta çok küçüktü sonra büyüdü. Uzun zaman önce başladığımız projede korona zamanı nedeniyle ertelendi. Oyuncular o hikayeyi taşıdıkları için daha detaylı çalışıldı. Karakterlerde daha derinlere girildi.


Film tamamlandıktan sonra ekip olarak neler hissettiniz?

Çok rahatladım film bittikten sonra, çünkü her şey zordu. Çekim bittikten sonra film bitmiyor, ondan sonra önümde uzun bir kurgu süreci olduğunu biliyordum. Kurgu 5 ay sürdü. Çok sevdiğim, uğraştığım ve çalıştığım bir projeydi, bitince çok rahatladım. Yorgun ve mutluydum. Filmin prömiyeri Berlin’deydi. Ahmet Varlı, Nihan Okutucu, Çağla (anne ve babasıyla birlikte) gelmişti. Prömiyere bütün ekip katılamadı, ekibin çoğu İstanbul’daydı. Herkes projenin bir parçası olduğu için çok mutluydu. Çok güzel bir ekiptik. Üzüldüğüm şey Rıza Akın görmeyi çok istiyordu, filmi görmemesi çok üzücüydü.

Bu film size nasıl bir deneyim kattı? Zorlandığınız yerler oldu mu?

Senaryo üzerine 4 yıl çalıştım sonra provalar oldu. Çok komplike bir teknik kullandık. Zafer’in telefonu, normal kamera, filmin içinde yer alan kameralar, gazetecinin kamerası. Sette bir sahneyi 3 kamerayla çektik, zordu tabii ki. Diğer yandan korona zamanı çektik her yer kapalıydı. Oyuncularla bir aile olduk. Sette 4 dil konuşuldu: Türkçe, İngilizce, Almanca, Kürtçe. O da biraz zordu başlangıçta. Ortak dil İngilizceydi ama Almanların İngilizcesi çok iyi olmadığı için biraz zor oldu.

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x